Vipassana


Kıvrımlı toprak yol…  Yavaş yavaş ilerliyorsun. İlerideki tepeyi aştın mı “orada” olacağını biliyorsun. Çıplak ayaklarının altında toprak yumuşacık. Az önceki yağmur kokusunu bırakmış da bir köşeye çekilmiş. Derin bir nefes… Hafiflik. İçine hava dolan bir balon kadar hafifsin şimdi. Toprağın üzerinde süzülür gibi gidiyor bedenin. Neredeyse gıdıklanacak ayakların bu temastan. Rüzgâr çok nahif. Vücuduna değdiğinde tatlı bir duyguyla doluyorsun. Yol kenarındaki ağaçlar göğe bakıyor. Bir şarkıya eşlik eder gibi salınıyorlar sağında solunda. Seni “oraya” uğurlarcasına. Şefkatleri seni hislendiriyor. Hangi birine sarılabilirsin ki? Gülümsüyorsun sadece bakıp bakıp. Tüm varlığınla hissediyorsun sevgilerini. Sevgileri saf, biliyorsun. Sevgileri anaç. Coşkuları gerçek. Tepeyi çıkarken inanılmayacak bir kolaylıkla süzülüyorsun yerde. İleride göğün gittikçe mavileştiğini görüyorsun. Bulutlar iyiden iyiye aralanmış. Ferahlamış göğün altında kalıyor “orası”. Tepenin sırtındayken sen, sesler geliyor uzaktan belli belirsiz. 

At sırtında, sular ülkesinin üzerinde

At sırtında ve denizlerin üzerinde

Güneş ışığı, gökyüzü ülkesinin üzerinde

Gökyüzünün büyülü ışığı, uçsuz bucaksız yeryüzünün üzerinde

Ve cennetin yüksek salonu bir tepenin üzerinde 

Geceleri altından serin bir nehir akar

Güneşin ateşli çarkı yıldızlardan daha parlak 

Bütün gece, gündüzün ışığı doğuda parlar

Tepenin yukarısında artan aydınlık gözlerini alıyor. Bu seni neşelendiriyor. Biraz daha ilerleyince bahçenin girişine varıyorsun. Zarif bir kapının ardında uzanan bu upuzun bahçeyi seyrediyorsun durup. Girişteki kurumuş çiçeklere inat ileride rengarenk çiçekler çekiyor dikkatini. 

Ne çok! İlerisi çılgın çiçek yığınlarıyla dolu. Heyecanlanıyorsun. Bir an önce oraya varmak istiyorsun. Hızla yürürken bir an durup bakıyorsun kurumuş olanlara. Bildiğin tüm çiçeklerin kuruları. Nerede soldurduğunu hatırlıyorsun her birini. Derin bir nefes. Ciğerlerine özlem doluyor. Acı. Ciğerlerine özlem doluyor. Tatlı. Yazık diyorsun. Çok yazık. Gitmiş hepsi. Bir sürü çiçek. Cansız. 

Onları bırakıp taze çiçek yığınlarının yanına uçarcasına koşuyorsun. Derin bir nefes… Kokuyu alıyorsun. Olması gereken tüm kokular bir arada bahçenin bu kısmında. Olması gereken her şey bir arada. Aynı anda gerçekleşiyor. Bu çiçekleri daha önce hiç görmedin. İsimlerini bilmiyorsun. Başka bir dünyanın çiçekleri… Koşup dokunuyorsun. Mavi, sarı, kırmızı, pembe, mor, eflatun tomurcuklar. Kokuları duymadığın kokular. Derin bir nefes… Zihnin berraklaşıyor. Dudakların yukarı kıvrılıyor istemsiz. İçinde huzurlu bir titreşim duyuyorsun. 

Onları orada bıraktım, diyorsun. Acısıyla. Onları orada bıraktım. Tatlısıyla. Onları orada özgür bıraktım. Bütün olasılıklarıyla önümde taptaze uzanıyor bu çiçeklerse. Ne kadar yaşayacakları bana bağlı. Solup solmayacakları… 

Ağaçların altından gelen sesle başını çeviriyorsun. Sana bakmadan boynu bükük yürüyor yanına doğru. Usulca sokuluyor. Beyaz güzel kısrağın. Sayısız mücadeleden çıkmış bu genç, canlı kısrak şimdi incinmiş. Ama sakin. Kabul etmiş olanları. Şahlanacağı günü bekliyor. Sırtına atlayıp yine köy köy, diyar diyar aşmak geçiyor içinden yeryüzünü. Hiçbir yerde kalmamak. Hikâyelerini dinlemek gece yarısı köylülerin. Öğrenmek. İki saat dinlenmek ve sabah herkes uyurken atlayıp kısrağının sırtına, gitmek. Gitmek, gitmek, gitmek, hep çok uzaklara. Kimse incitemez o zaman onu. Yelelerini okşarken ufak bir damla hızlıca iniyor hayvanın gözünden. 

“Seni incitmelerine izin vermeyeceğim artık.” diyorsun.

Yüzünü yüzüne sürerken senin de gözlerinden süzülüyor yaşlar. Aynı şarkı çalınıyor kulağına. Tarhlarında uyuklayan çiçeklere bakıyorsun. Rüzgar yok ama ince ince titriyorlar. Sessizce yaklaşıp dinliyorsun. 

Bir cennetse kendini bulmak

Uçurumun ve düşme korkusunun çok ötesinde

Ve yıldızlar bugün dün baktığının çok ötesinde

Kuru çiçekleri bıraktığın bahçe vardığın rengarenk bahçenin çok ötesinde

At sırtında günler boyu yeryüzü ayaklarının altında yuvarlanır

Doğuya sürdükçe zamanın ötesinden kımıldanır

Yaslı dün, gece kadar karanlık 

Kim bilir hangi ucunda varlık denizinin

Var oluş masalı yarın tüm esrarıyla sana anlatılır

Kısrağını kapıda bırakıp yüksek tavanlı salona giriyorsun. İçeride belli belirsiz konuşmalar ve kımıltılar.  Kocaman avizeler altında beyazlar giymiş bir sürü kişi, sonunu göremediğin salonda bir sürü dil ve bir sürü düşünce dolaşıyor. Bilincin her zamankinden daha geniş. Her dili anlayacak, her sohbete katılacak, her soruya cevap bulacak ve her meseleye bir soru soracak kadar geniş. Onları daha önceden gördün. Bir yerde rastladın. Hepsi burada şimdi. Hangisini nerede gördüğünü bile hatırlayacak kadar zinde belleğin. Gülümseyerek aralarından geçiyorsun. Onlar da gülümsüyor sana bakıp. Yüzlerindeki aydınlığa hayret ediyorsun. Hep mi böyleydiler? Çok tanıdık gelen bir tanesi. Onu nerde gördüğünü anımsıyorsun birden. Gülümsemen büyüyor. Onunki de. Sorgusuz yaklaşıp sarılıyorsunuz. Sonra sen yoluna devam ediyorsun. Orada olmaları gerektiğini anlıyorsun onların. Senin için orada herkes. Bunun mutluluğu ve sorumluluğu.

Tam karşında, ortada, iki basamak yukarıdaki boş tahta bakıyorsun. Kendin kalmanın ödülü… iki yanda rüzgârda salınan yapraklar var ve oraya bakmak seni her zamankinden çok daha mutlu ediyor. Geçtiğin yolları hatırlıyorsun. Aştığın engelleri. Geçtiğin suları. İncinen kısrağın olmadan bazen sürünerek gittiğin yolları… Susadığın, acıktığın, yılmadan yürüdüğün günleri ve geceleri. Gözlerinden sıcak yaşlar akıyor aniden. Sarsılıyor bedenin. Ağlaya ağlaya tahta çıkıp oturuyorsun. Geride bıraktığın manzara değişiyor. Karşında en çok görmek istediklerin. Bugüne dek yaşamış, ölmüş, hayatında çok gördüğün, az gördüğün, hiç göremediğin, hayal ettiğin, istediğin, beklediğin… Hangisiyse. O, onlar. Haklılığın kanıtlanmış. Hepsi bunu biliyor. Gözyaşlarını silerken beyaz kısrağın geliyor aralarından geçip. Yanında durup eğiyor başını.

Tüm bu yollar, bu yaşananlar, dinlenenler, söylenenler, öğrenenler, öğretilenler, acılar, sevinçler sonunda anlıyorsun.

O cümleyi söylüyorsun.

The following two tabs change content below.

Email adresiniz paylaşılmayacak