
Ağustos
15.08.2025
M……..
İnsanın, zamanı geldiğinde kendisi olmadığını fark etmeye mecbur olması üzerine düşünüyorum. Bu mecburiyet halinde her ne kadar bir makinenin çarkı, bir kümenin elemanı olsak da, kendimizin dışında bulduğumuz hakiki benliğimizi nesnel olarak tahlil etme fırsatını bir tek ” kalabalıklar içinde kendimiz olmadığımızı” idrak ettiğimizde yakalarız.
*
16.08.2025
M……..
Çakıllı ve tozlu meydanda kara bir köpek kıvrılmış yatıyor. Önce sokak lambasında dönüp duran sivrisinekleri, sonra karşıdaki evlerde tek tük yanan ışıkları izliyor, o ışıkların yandığı evlerin odalarındaki hazları, nefretleri, sevgileri, sessizlikleri ve yalnızlıkları düşünüyorum.
Yaz gecesi esen şu ılık rüzgar, zamana dolanmış bir halde hepimizi kendisine katarak, gecenin sessizliği içinde kainatın en uç noktasına taşıyor şimdi bizi. Tüm sessizliklerin ve yalnızlıkların bir araya toplandığı başka bir mekan ve başka bir zaman için yeniden dirildiğimizi hissediyorum. Artık her şey kendi varlığından sıyrılıyor. Geçmiş yalnızca bir zamanlar kurulmuş bir hayal, an ise gerçekliğinden bir türlü emin olunamayan bir serap haline geliyor.
“Ben nasıldım?”
“Biz nasıldık?”
Belirsizlik, kainatın en ucunda bizi kaygıdan arındıran bir ilaçtır artık. Bu ilaç, gecenin sessizliği içinde dimağımızı acıtarak sağaltırken, her şeyin bir sebebi olduğuna inanmak isteriz.
*
20.08.2025
M……..
Tren düdüğü, karşı tepelerde güneşin batışını izleyen akşam kuşlarını ürpertiyor. Bu hazin gurûb anında dilimde bir türkü:
“Yazı beraber geçirdik, kışın ayırdı felek…”
Küf yeşili tozlu bir bulamaç tenime sıvanıyor sanki. Taşlar, dokunsam ufalanacak gibi.
*
30.08.2025
M……..
I.
Bireysel felaketler, zaman sarkacının dolandığı paslı bir çiviye benzer. Bu sarkaç her ne kadar kendi hareketiyle salınmak istese de, gövdesine dolandığı o paslı çivi orada sapasağlam durmaktadır. Böylece bir günü daha geride bırakmanın mutluluğu, bireysel felaketlerin içinde insanî tek duyuştur. Bireysel felaketler öyle absürt ifadelerle süslüdür ki, insan kış mevsiminin ortasını bahar olarak görebilir ya da sadece tanıdık bir şarkı duyduğunda bile yeniden kendisine kavuşabilir.
Gövdesi ve tüm uzuvları sanki pamuk iplikleriyle birbirlerine tutturulmuş eğri büğrü insanların arasında uzayan saatler, yerden bir toz bulutunun kopması, güneş ve rüzgar…
İnsan, bireysel felaketlerde bu tür şeylere inanılmaz manalar biçebilir. Mesela soğuk suyla eklemlerindeki ağrıları dindirmek isterken, kirli aynalarda kendi şakaklarındaki aklara tebessüm edebilir.
II.
İnsanın bir şeyleri olduğu gibi kabul etmek mecburiyetinde olmasına dair neler söylenebilir? Cilt cilt kitaplarda bu mesele hakkında birçok şey yazıyordur elbet. Ama insanın bizzat kendisinin her şeyi olduğu gibi kabul etmesi, varlığın içinin boşaldığı, her şeyin büsbütün manasız bir hale geldiği bir yerde hiçbir ifade biçimine sığmaz. İtiraz hakkının olmadığını keşfeden bir insan için yeniden doğmak gibi bir fikir mümkün değildir. İtiraz hakkı yeniden doğabilmenin, değişimin ve dönüşümün teminatıyken, itiraz edemeyen insan kendi mevcut boyutlarında yaşamaya mahkumdur artık.
*
31.08.2025
M……..
“Saat on bire kadar uyudum, bir günü öldürmüş gibi hissediyorum.”
Bir insan, saat kaça kadar uyursa bir günü öldürmüş gibi hisseder bilmem ama mutlak gerçek şudur ki; günler hiç ölmez. Yaşanmış, geçip gitmiş olsalar bile artık onlar “yaşanmış” olduğundan, tüm teferruatlarından sıyrılmış, yalın ve çıplak halleriyle şuurumuzun en mahrem yerine gizlenmişlerdir. Bir günü öldürmüş gibi hissetmenin arzusu bizi yeniden yakaladığında, şuurumuzun mahremine gizlenmiş günleri hatırlar ve onlardan yeni hatıralar devşiririz.
Eylül
13.09.2025
K…….. / D……..
Burada Yunan radyoları çekiyor yalnızca. Cızırtılar ve esrik nağmeler. Ulaşılamayan Akdeniz’in can alıcı, parlak mavisi. Tozlu bayırların kenarlarında sere serpe yatan hastalıklı köpekler. Eylül ayında Temmuz sıcağı. Her şey yaz mevsiminden damlayan bir parça hararetten vücuda gelmiş gibi. Buğulu rüyalardan kan ter içinde uyanışlarım ve uzakta, zeytin ağaçlarının gölgelerinde sıcaktan kıvranan kara yılanlar.
*
20.09.2025
K……. / D……..
İçimde terkedilmiş, eski bir mabet. Her sabah, sanki o mabet yıkılıyormuş gibi korkuyla uyanıyorum. Geleceği sık sık düşünmenin ümidi sömüreceğini biliyor, kendimi geleceği düşünmekten alıkoyuyorum. Yine de karşıdaki ıssız tepelere bakarak son bir kez şöyle diyorum:
“Oysa yaşamak bir yerlerde hala güzeldir. Balçığa dokunmadan, içimdeki mabet yıkılmadan, derin çok derin düşüncelerden bir çığlıkla uyanmadan, yaşamak hala güzeldir.”
*
23.09.2025
K…….. / D…….
I.
Eylül bitmek bilmiyor. Geçmiş Eylüller geliyor aklıma. Hepsi birer şiir gibiydi. Mübalağa değil… Sahiden her biri en müthiş mısralarla örülmüş birer ömür fasılasıydı sanki. Nasıl başladığını, nasıl bittiğini anlamazdık. Güneş hareretini usul usul yitirir, geceler, serin ve tatlı bir rüzgarın ürpertisini kuşanırdı sırtına.
Şimdi bitmeyen bir Eylül’ün süreğindeyiz. Günler sarı halatlardaki, iri düğümlere benziyor sanki.
II.
Sanıyorum ki kendimizde, her şeyi, hatta hayatı aşan bir benlik türünü keşfettiğmizde Camus’un “absürt” dediği merhaleye erişiyor ve onu idrak ediyoruz. Bu benlik türü en mukavemet gerektiren anların yardımına koşan ve aslında hayatı bile aşacak kadar yaşama içgüdüsüne hizmet eden bir tür ilkel tavır.
Gerektiği yerde hayatı aşan ve onu kendi dairesinden ıskartaya çıkartan bir benlik, ancak ilkel çağların yaşam ateşi ve arzusuyla pişmiş olabilir. Hayatın ötesine, hayatın kendisi için uzanmaya muvaffak bir benlik, aşkın benliğin, belki de Nietzsche’nin üstinsan’ının bir göstergesi olabilir mi?
*
25.09.2025
K…….. / D……..
I.
Yarım kalmış cümlelerin tamamlanacağına dair bir teminat verilmiş midir hiç? Sanmam… Yeryüzünde kimse yarım kalmış bir şeyleri tamamlamaya hevesli değildir. Yarım kalmış bir ömür ki mesela, asla kimseye yük olmaz.
II.
Foseptik kokusu, sivrisinekler ve toprağın iğreti kıpırdanışı. Ağaç kavuklarında örümcek ağları. Burada beyazın en kirli, siyahın en hastalıklı hali her köşede. İmzalar, küfürler, entropiden umulan nizam! Ele geçmeyen huzur. Kıvrak gövdeleriyle çamurlara bulaşmadan kaybolan kediler. Hastalıklı köpeklerin sırnaşmasıyla, uzaklara dalmaktan vazgeçmenin, tetikte olmanın timsali o tedirgin ve süratli bakışlar. Sahte bir şefkat.
Bir de… Zühre yıldızı da parlak değil eskisi gibi. Sabah ayazının tenimde açtırdığı zakkum çiçekleri ve titreyen gövdemden dökülen tomurcuklar.
III.
Bakarsak eğer dilden dile gezen bir sorudur: “Başkalarını çıkarırsam, ne kalır benden geriye?” Biliriz, başkaları tarafından yıkılır, yine başkaları tarafından imar ediliriz. Yaşamlarımız başka yaşamlara müddetlidir aslında.
Postmodern çağın yanlış bireysellik algısı, başkalarıyla birlikte başkalaşmamızdan ibarettir. İnsanı dört duvar ya da dikenli tellerle çeviren ve oraya mecbur kılan her sistem bizden, “başkalarıyla birlikte başkalaşmamızı” ister. Burada başkalaşarak ve aynı zamanda aynılaşarak üretilen meta, sistemin normlarına göre sağaltılmamızdan doğan saf enerjiden başka bir şey değildir. Dünya -insan gücü- adına bu enerjiye muhtaçtır.
IV.
Büyük idealler için mücadele etmek ve bu mücadeleyi kutsal bir meşakkat silsilesi olarak kabul etmek bana ezelden bir tür erdem yoksunluğu gibi geliyor. Teslim olmanın her kutsiyeti aşan ateşli cüreti; hissedilen, tadılan, duyulan, görülen her nesnenin ulaşılabilirliğinin ötesinde göksel ve hatta büsbütün yokluğa ait bir tür şanlı kötülük ya da ukalalık değil midir? Buna muhtacız…
Sarkazmın binbir renkli ve her yere uzanmaya muktedir kollarının, yarınların akşamlarına getireceği eşssiz gösteri budur! Varlık için ona katlanmaya sebepler yaratmak gerek ne de olsa.
Fakat bu yine de umursamazlık değildir. Varlığı özümseyip, onu her noktasıyla idrak ettikten sonra bu idrakin doğurduğu karanlığa karşı, daha girift ve sahici bir karanlık yaratmanın bilgeliğine erişme ümididir.
*
26.09.2025
K……../ D…….
Trajedinin en eski tanımlarından biri “kahraman” kavramını kaderle pençeleşen insan diye tanımlar.
İnsan her ne kadar kahraman olmaya hevesli olmasa da, kaderle mücadele etmenin başkaldırışına heves edebilir.
*
Ekim
01.10.2025
K…….. / D……..
Etimin sımsıkı, deri bir halat haline geldiğini duyumsuyorum. Hala kavurucu Ekim güneşi ile gerilen, kararan, susayan şu etim artık iklimlerin eseri değildir. Çünkü yaşamak, ıssız bir çölde olmak hissini nereye gitsen içinde taşımaktır.
*
03.10.2025
K…….. / D……..
Saat sabaha karşı üç. Gökte yıldız tufanı. Karşı tepelerde ay ışığı. Her şey yıldızlar kadar uzak şimdi. Kendime dahi yıldızlar kadar uzağım. İnsan gökyüzüne bakınca neden yaratıldığını düşünür?
*
06.10.2025
K…….. / D…….
İtaatin her türlüsüne karşı duyduğum öfkeyi, yine itaat ederek gizlemeye çalışan riyakar bir tarafımın olduğunu keşfediyorum. Bu, kaderle inatlaşırken ya da içinde mahkum olduğu döngüyü kırmaya çalışırken insanın her yolu mübah görmesi gerektiğini hatırlatıyor bana. Gururun bu denli göreceli olduğu, akışkan ve kaypak bir düzende; hevesle, ağız dolusu ve baş döndüren bir şevkle itaat etmekten haz duymak, itaatin kendisinden alınacak en güzel intikam.
*
09.10.2025
K…….. / D…….
I.
Pencerenin pervazlarındaki tozların üzerinde titreşen sabah güneşi. Zor uyunan bir uykunun hemen öncesinde kendi kendime mırıldandığım şu cümle: “İçinde, kapkara, parlak derileriyle yüzlerce yılanın kıvrandığı kör bir kuyuya benziyor aklım…”
Her şey ama her şey sağlanmaya çalışılan düzenin getirdiği düzensizlikten ibaret. İnşa etmek isterken yıkan ölçüsüz bir el dolaşıyor üzerimde. Yüzü lekeli, yabani bir genç adamın fazla uzun bacakları ve kuzguni siyah saçlarıyla karşıma dikilip, bir ölünün dudağına benzeyen dudaklarıyla üfüre üfüre söylediği bir cümleyi düşünüyor ve tebessüm ediyorum:
“Buraya lanet çökmüş, musibet çökmüş…”
II.
Rüzgarın acı bir tadı var, tenimde kar çiçeği,
Her gece uyur uyanık bir kuyuya düşüyorum.
Simsiyah yılanlar kıvranıyor içimde,
Rüzgarın acı bir tadı var, üşüyorum.
III.
Kendisini tekrar eden her şey, bir müddet sonra içinde bulunduğu bu kısır döngüyü idrak etmekten kendi iradesiyle vazgeçiyor. Zamanın geçmesi bu yüzdendir.
*
18.10.2025
K…….. / D…….
Ayın şavkı zeytin ağaçlarının gövdelerine saklanmış hayaletleri uyandırıyor ve ben gecenin ortasında, her taşın altında nefes alıp veren cümle mahlukatın yükünü sırtıma almış, eski bir savaşçı gibi mağrur, öylece duruyor, her zerremin, esen bu soğuk rüzgarla Akdeniz’in karanlık sularına karışacağı zamanı bekliyorum.


