Dönencede Sayhalar: Nisan – Mayıs / 2026

Caspar David Friedrich – The Cemetery / 1825

Nisan

Gece balkonda bir dal sigara ve birkaç Yannis Ritsos şiiri
Hani şu “Sürgün Günlükleri”nden.
Sonra Chopin.
Ve bir de yağmur,
Kurumuş dalların uzandığı,
Mor bulutların şehvetli göğsünden.


*


Bir bakıyorum, Nisan mı? İki gün geçivermiş bile. Zamanı hissetmeden yaşayabilmenin refahını, zamanı hissedince anlıyor insan. Bu, mutlaka insana pay edilen ilahi azaplardan biri olmalı: Zamansızlığı ancak zamanla ölçmek.


*


“Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmine yalnızca on dakika dayanabildim.

Bir sanat eserinde şehveti, heybeti, taşkınlığı, ukalalığı, hatta dehşeti ve çirkinliği bile severim. Ama sırf bir “sanat eseri” olması adına ona dilsiz, çözülmez ve tek taraflı bir ifade biçimi verilmesi, ortaya konulan o ürünün noksanlığından başka bir şey değil gibi geliyor bana. Bir sanat eserinin kendi çevresinde marjinal bir zümre yaratmasına izin verilmemeli. Bugün gelenek bu yüzden haklı görünüyor olmalı. Sanat eserlerinde aşkınlık olarak aktarılmak istenilen saçmalıklar düpedüz hokkabazlıktan başka bir şey değil. Gerçek aşkınlık örtmekle ilintilidir.


*


Her şey, sonsuzluğa öykünmek istediğimiz şu hüzünlü dünyamızın bir köşesinde birikiyor.  Eski sıcaklık, eski coşku, eski şehvetten içimizde herhangi bir iz olmasa da, yeni serüvenler yaratma arzumuzun çoğalan heyecanı telafi ediyor bir köşeye attığımız şeylerden mahrum kalışımızı. Ebedi işimiz, yalnızca yeni olanla, elde ettiğimiz ve bir köşeye attığımızla ilgili değil. Deneyimlemek değil, deneyimleme özgürlüğüne sahip olmak cezbediyor bizi.


*


İçindeki uğursuz düşünceleri unutmak için yürümekte çareyi bulurdu ya hep, günlerden bir gün yine hesapsızca yürümek, güzel şeyler görmek ve onlarla avunmak istedi, nafile. Yağmurlu bir günün ortasında, su birikintilerinden paçalarına sıçrayan su, parmak uçlarındaki sızı ve gözkapaklarındaki ağırlıkla ağır aksak yürüdü. Dünyada sadece bundan ibaretti şimdi. Paçaları kirli, parmak uçları uyuşmuş, gözkapaklarında rüyalar alemini taşıyan bir başka alemden müteşekkil varlığını güçlükle sürükledi.

Tanıdık bir simayı görmek yerine, ölmeyi tercih ederdi. Kim beyhude ve sahte bir tebessümle uğraşacaktı şimdi.

Tiksinti duyduğu her şeyi geride bırakmak, uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordu.

“Sihirli bir kapı olsa, şu serserinin oturduğu tozlu merdivenlerin arkasındaki o terkedilmiş işhanının eski kapısı mesela, oradan içeri hiç düşünmeden adım atsam ve kendimi bile geride bıraksam” diye düşündü.

“Yalnızca çok uzaklardaki birinin zihninde, yalnızca onun bildiği bir hayal olsam… “

Sabahtı. Sabahlardan yorulmuştu artık. Gece yarılarından sonra kendisini birkaç saat diri tutan yalnızlığı, yasak bir sevgili gibi hasretle kucaklamak isterdi. Başka bir boyutu, başka bir hayatı belki de başka bir yalnızlığı saklıyordu kendisinde bu ayartı. İlk gençlik yıllarında da sabaha karşı uyanır, ne yapacağını bilmez, oturur bir sigara içer, düşünür, ağır ağır yazar sonra şöyle birkaç saat uyudu mu, her tarafı kırık dökük, ateşler içinde uyanırdı. Değişen bir şey yoktu o günlerden bugüne. Yine geceleri uyansa, sabahları aynı ıstırabı çekerdi. Hiç uyumamak bir şifaydı onun için.

Birdenbire serserinin merdivenlerinde oturduğu işhanının kapısına yöneldi. Serseri ondan habersiz, sanki bir fotoğrafta duruyor gibi öylece donup kalmış, yalnızca önüne bakıyordu. Onu fark etmedi bile. Yanından geçip işhanına girdi. Yalnızca sesin değil, bir yerlerinde varlığın da yankılandığı koridorlarda uzun uzun dolaştı. Boş dükkanlara, o dükkanlardaki tozlu raflara baktı.

Bir şey değişmemişti. İşte tüm varlığıyla hayattaydı. Sızlayan parmak uçlarıyla sigarasını dudaklarına götürdü, çakmağı çaktı, ilk nefesi derin derin içine çekti. İşhanının havalandırma boşluğundan birkaç güvercin havalandı ve içeriye sızan ışığa, hayata doğru kanat çırpmaya başladı.


*


Evvel zaman içinde esrarı kendinden makul şu hayatı bir çırpıda, sanki basit bir şeymiş gibi kenara bırakmayı düşündüğümüz için şimdi omuzlarımızdaki bu külfeti hoş bir inayet bilmekle yükümlüyüz.

Aynalar diyarına benzeyen antikacının ikinci katına çıkarken, daracık merdivenin sağında ve solunda yükselen eski fotoğraflara bakmak garip bir mahremiyet hissi uyandırdı bende.

Aynalar diyarı dedim ya, dört bir yandan yalnızca bizi bize yansıtan o sırlı camlar değil, eski bir eşyamız gibi, sanki bir parçamızı tüm yaşam kuvvetiyle o geçmiş günlerde bırakırken, bugüne sadece mahzun hatırasını taşıdığımız bir noksanlık hissi sızıyordu her köşeden.

Bulanan su, sönen yıldız, elde edilince iğreti bir hal alan ten, kelimeler, kelimeler, kelimeler. Toprak ve çamur, ateş ve kül, yara ve kabuk, yer ve gök, hepsi mükemmel bir bütün şimdi bende.

Kitap sayfalarında yitirdiğim ilk gençliği, satır aralarında bulduğum hayata değişiyorum.

Sıkıntılardan bir sıkıntı seçmek, seçemediğimiz yaşamların kefareti oluyor, yanıldığımı biliyorum.


*


Gözümün önünde yiten bir bakıştır…

Şimdi gördüğümü, tıpkı gördüğüm gibi göremeyene anlatmaya gayret etmenin hüznünü tarif etmekten ibaret tüm yazdıklarım.


*


Bize yazılmamış olsaydı, bizde tutuşmamış olsaydı, şu binlerce yıldır peşine düşülen cevher: aile, eş, dost, emek ve ter, o zaman kollarımızdaki kuvveti, gövdemizdeki kudreti bizden kopan ve serpilen bir parçada görme arzusu hiç olmazdı içimizde.


*


Kendi boşluklarımın kahramanıyım ben. Uzay soluğundan ürperen gövdem, sanki başımın orta yerinde kurulan devasa bir şehir ve dokunduğumda paramparça ettiğim yansımalar…

Yaşamakla mükellefim.

Sense, güzel bir sabaha benzeyen yüzün, teninin tuzu, sesinin mahcubiyeti ve ellerinin o sessiz, o yalın güzelliği ile arzu ile muhtaçlığı birbirine karıştırdığım yerde, her şeyden habersiz yaşayıp gitmektesin.


*


Bilmediğim bir yerde kıyamet kopuyor gibi geldiğinde bu kurtuluş müjdesini kaçırdığım için kahrolmaktan başka çaremin olmadığını anlıyorum. Sonra geçiyor. Yaşam tüm bilinmezliğine dostane bir davet ile katıyor beni. Son bir serüven daha diyor ve şahit olmayı seçiyorum yine. Her seferinde yeniden aldandığı için varlığın mesuliyetine katlanır insan.


*


Karanlığımı, yıldızlı bir geceye benzeyen karanlığında eritmek… Beni bu düşünce ayakta tutuyor. Ruhumun kuytularında yönünü şaşırmış bir şekilde senin muhteşem bir geceyi anımsatan varlığını takip ediyorum. O gecede sonsuzluk, inayete ve ebedî huzura dökülen bir nehir gibi.

Bir yıldız parçası tutuyorum avuçlarımda, zor bela yakaladığım uykularımdan miras, gözkapaklarımda cehennem ateşleri taşıyorum.  Avuçlarım yanıyor, sonra gözlerim, sonra düşüncelerim. Sonra yan yana susuyor ve gecenin sonuna yürüyoruz seninle.

Kaldığın yerden devam et.
Kaldığın yerden devam et.
Ve sonra devam ettiğin yerde,
Her şeyi kaybet.

Şehirlerin arsızlığı gümbürdesin beyninde, parmaklarını vahşi kışların ayazlarına doğru birer kar tanesi gibi üfür usulca. Adımların yıkılmak üzere olan metruk bir binayı hatırlatsın yanından geçenlere. Yok olmaya çalış. Yok olmaya çalış ve gururla geride bırak insanın kadim çaresizliğini. Bir çam iğnesi taşı dudaklarında, sonra bir kenara bırak onu. Kimseler dokunmasın, çürüsün olduğu yerde, tıpkı senden doğacak olan her şeyin yarım, yabancı ve geçici olduğunu söyler gibi.


*


Kendisine ihanetiyle tanıştım kanımın ve artık hiçbirşey eskisi olmayacaktı biliyordum.



Mayıs


Hani şu zedelenmiş, perperişan, olduğu yerde çaresizce bırakılmış ruhumun şifası nerede?

Kendi dünyamın mahreminde, yüzümdeki maskeyi sıyırıp attığım o kutsal yerde, kendimden bile sakladığım o iğreti taraflarımı, başımı bir masaya koyup saatler boyu ağladığımı, palavralarla, tebessümlerle yeniden doğrulmaya çalıştığımı hangi kitap anlatıyor şimdi?

Nereye sığınsam?

Nereye koşup da, utanmadan sıkılmadan, bir medet arasam? Düşmekse düşmektir alın yazısı, doğrulmaksa doğrulmak, el açmaksa el açmak talihe. Teslim olmaksa olmak ve sonra rengi solgun, o güneşsiz sabahlarda, uykusuz geçmiş bir gecenin mahmurluğunu saklamak herkesten.


*


Yaprakların narin teninde kıpraşan yaşamın öz suyu. Toprak ise merhamet kadar yumuşak ve münbit. Gök, içinde sakladıkları ile mağrur ve bilge. Ak bulutların perdelediği mavi bir sonsuzluğun içinde koyulaşan, sessizleşen bir yokluğa doğru süzülsem…

Kayboluşların en güzeli!

Zamanın içinde de süzülür müyüm böylece?

Başımı alıp zaman boyu gitsem. Gözümü kapatıp açsam, bir baksam, kanlı bir savaşın ortasındayım. Ya da toprağın içinde merhametin kendisi olmuşum. Yaprakların teninde titreşiyorum belki de. Olmadı, bir ihtiyarın dudaklarından dökülen eski dualara karışıyorum ara sokaklarda. Babil kulesinin önünde oturmuşum dileniyorum belki.

Bir bakmışım çocuğum, bir bakmışım ölü…

Bir bakmışım, yeniden dirilmişim bir şafağın ortasında…

Akıbetimi soracaklar elbet. Yokluğa karıştı. Kaybolanların lisanına erişti deseler bari.

Oysa hakikat öyle mi? Hakikat!

Başımızın belası, içimizdeki düğüm, kalbimizdeki sızı, evrensel bir yargı biçimi, kişisel bir sövgü sebebi.

Hakikate binaen cevaplasınlar her suali.

Her sesin sırrına vakıf olduğunu sananlar, yıldızların rengiyle zehirlesinler ebediyeti!

Sabaha karşı bülbül sesleri uzak bahçelerden. Su birikintilerinde ayın şavkı, eski bir hayalet gibi dolanıyor gözkapaklarımın ucunda. Bir kelime arıyorum, yalnızca bir kelime! Tüm kelimelerin anlamsızlığına karşılık, her şeyde anlam aramaya aşina dimağıma hürmetle sunmak için. Bülbül sesleri, o kesme taştan mamul mabet duvarlarına yaslandığımda, bin yıllık acılarla göveren sırtımı hatırlatıyor bana. Öyle teslim, öyle hoş, öyle inançlı. Uykularım, hayaletler diyarında bir lâhza huzurdu hani. Rüya içinde başka bir rüyadan uyanmazdım kan ter içinde. Ebediyet kadar uzun uyurdum kısacık gecelerde.

Şimdi zihnimde, cehennem yılanları kıvranıyor.

Çünkü ben ebediyeti, kurumuş ve miadı bilmem kaç bin yıl evvel dolmuş bir ağacın meyvesi olarak çoktan toplamıştım hiçlikte. O an göz göze geldiğimiz kara bir yılandan dinlemiştim samanyolunun gelecek masallarını.

Bazı sabahlar, ağzımda paslanmış bir çivi gibi ne yana çevirsem orada, nasıl söylesem oraya (nereye bilmem?) batan kelimelerle, tenimin hastalıklı ateşiyle terimi süzerek merhameti olmayı arzuladığım toprağa, oradan fışkıran canla, kendi kabuğumda nice alemler imar ettim aslında.

İlan ediyorum, en büyük mimar benim! Şahane yokluklar ortasında yuvalanan mabetlerim, her köşeden daha sivri ellerim ve perdeleri çekilmiş her odadan daha âmâ gözlerim var!

En âyan beyân beyhude benim!

Her boşluğun, mesela feza kadar uzun hüznünde, zamanın, değişen ve değiştikçe hükmünü yitiren sınırsızlığında, hiç tereddüt etmeden kaybolanları görmeden, bilmeden, hatırlıyorum mahzun tebessümlerini…

Kendimi ulvi bir esrikliğe bağışlıyorum böylece; ardımda yıldız tozuması bir öfke bırakarak.

Satürn’ün halkaları, zamanın şahdamarından sızan kanla boyanıyor.

Boşlukta tek bir izim kalmıyor. Çünkü iz, var olduğunu sananlar için bir tuzaktır.

Kaç milyon yıl uzaktaki bir başka alemin kurak toprağında kendi ıssız mezarımı arıyorum; nebulanın rahminde doğup aynı rahimde ölüyorum, tozdan ve ışıktan örülü, kendi ışığımı yutuyorum.

Her şeyin bittiği o çizgide, adımı ilk kez duyuyorum. Ya da adımı sonsuza dek yitiriyorum. Çokluğum tek bir aynada,  tek bir ölüm olarak yansıyor artık.

Ey fezanın mühürlü dudakları, ey alemlerin ıssız mezarları, ben size karıştım! Kanımda meteorların külü, bileklerimde pulsarların nabzı atıyor.

Ben, bir rüyayı hiç uyumadan görenlerdenim artık. 


*


Şehirler kendilerini minerva sanan ahmaklarla dolu. Böyle bir hususiyetin öz sahibi olmanın imtiyazını edinmek istiyor herkes. Daha ilk merhabada bir şeyleri ne kadar aştıklarını ve yaşadıklarıyla ne kadar tecrübe edindiklerini birbirlerine aktarmaktan başka bir işe yaramıyor insanlar. Herkes bir orta malının hakiki paydaşı. Anlaşılamayan kültlerin, sığ ve basiretsiz mirasçıları olmaktan başka bir halta yaramıyorlar oysa.

Benim de kendimi bilge addettiğim zamanlar oldu. Uysal bir üstten bakışla her şeyi serimleyip seriverdim gözler önüne. Güzel ve hafif bir tebessüm ile kıvrılan dudaklarım vardı, derin çok derin, gökler gibi derin gözlerim olsun istedim. Yitirdiğimle bulduğumun muhasebesinde sarsılan dengemin kölesi oldum ve bu kez başka gözlerle baktım insanlara, daha ilkel ellerim vardı, çelik bir zırh gibi batardı göğsüm içime, kalbime. Olsun. Kelimelerimi saçtım ortalığa, sakınmadım. Ne de olsa… Dengem kalmalıydı bir tek. Dengem. Bir sirk maymunundan farksız olması için insanın; elzemdir kalabalıklar ortasında bir o yana bir bu yana salınmadan durabilmesi.


*


Nedense denetilme (bu kelimeyi denetlenme yerine kullanmayı bizzat tercih ettim. Denetlenmekten daha istemsiz bir karşı eylemi hatırlatıyor bana ve ben böyle bir kelime var mı onu bile bilmiyorum) arzusu, hep aynı sertlik, aynı ses tonu, aynı üstten bakış. Denetilerek büyür, yaşar ve ölürüz. Ne kadar da klişe! Şahane bir varlık olarak betimlenen insanın öyle umulduğu kadar da şahane olmadığı bu denetleme ve denetilme arzusunda gizli. Her birimiz bizlere dikte edilenlerin gönüllü reklam panosu olmaktan ibaretiz. Üstelik ta çocukluktan başlayan, gizli bir eylem biçimi bu.


*


Gecenin mahremini kollarımıza alıp, gün döndüğünde tenimizde bir çiçek gibi açacak güneş sızısına alışmak için, bu şehvetli ve serin rüzgarları saklamalıyız kendimizde.

Gece yarısıdır, gelip geçen pembe bulutları izliyorum ve hatırlıyorum…

Bir hayal gibi salınırdın önümde, seni takip edecek takat bende yoktu. Bende derin uykular ve gecelerin mahremine erişmenin yasak arzusu vardı. Bir simyacı olamadım, bir geceyi gündüz kılamadım belki. Biliyordum benimle güneş çoktan batmış hissederdin sen. Deniz kenarında kum tanelerini avuçlarımızdan terli baldırlarımıza süzeceğimiz yaz günlerimiz olmadı hiç. Bir çocuktum, çimen kaplı tepelerden döne döne yuvarlanıp, başımdaki sersemlik ve suya hasret dudaklarımdaki çatlaklarla koşardım evime. Yağmurlarda ulvi inzivalar düşlerdim ışıkları kapalı odamda. Akşam vaktiydi hep. Güneş batmıştı anlayacağın.

Ne zaman güneşi tenimde, sızı yüklü bir çiçek yerine, aydınlığın timsali olarak düşünsem, elimden süzülüp giderdi zaman, kum taneleri gibi. Mevsim yaz değildi üstelik. Denizleri de düşlemezdim. Uzaklarla alakalı tek düşüncem, kendimin kendisine olan uzaklığıydı.

Şimdi seni güneşli bir günde hiç görmediğimi hatırlıyorum. Tek temennim, şu kaypak zihnim yanıltıyor olsun beni.
Yağmur başladı.
Saat 03.25.
Uyumalıyım.

Selimcan Yelseli
Selimcan Yelselihttp://selimcanyelseli.blogspot.com/
http://selimcanyelseli.blogspot.com/

Updates

AI Music: When Artificial Intelligence Steps Onto the Creative Stage

Sometimes, it takes just a small moment in life...

Navigating the Web3 Wave in Singapore

As the plane descended over the shimmering skyline of...

The Key to a Golden Generation: Cherishing Children’s Golden Years

Have you ever thought about building a solid house?...

Discover the Vibrant World of Tokyo and Beyond

If you’re searching for a YouTube experience that’s bursting...

Don't miss

Embracing Mortality, Celebrating Life: “1001 Nights Project”

Embracing Mortality, Celebrating Life: “1001 Nights Project” Raffles Place, SINGAPORE We...

Pitcairn Update (v2.1)

On the 5th of November 2024, exactly one year...

AdAstraa.Net Pitcairn (v2.1) Güncellemesi Başarıyla Tamamlandı

You can quickly translate the update announcement into your...

Adastraa.net – Pitcairn Update (v2.1) Announcement!

We're pleased to announce that a major website update,...

Ad Astra Manifestosu

Bu şiir, 26 Ağustos 2020 gecesi Twitter’da, #perasperaadastra hashtagi...

AI Music: When Artificial Intelligence Steps Onto the Creative Stage

Sometimes, it takes just a small moment in life to make us reflect on the future of creativity. For me, it began with… a...

Navigating the Web3 Wave in Singapore

As the plane descended over the shimmering skyline of Singapore, I couldn't help but feel a surge of excitement. The island city-state, often hailed...

The Key to a Golden Generation: Cherishing Children’s Golden Years

Have you ever thought about building a solid house? A strong foundation is a must, right? The same goes for the future of our...

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here