
Şubat
Ciğerlerime dolan ilk nefes gibi yaşamak içime doluyor. Yeniden doğmuş olmanın zamansız ve hatta imkansız görünen iddiasını yazabilirim şimdi. Bir insan bir kere doğar elbet ama yüzlerce kez yeniden dünyaya gelebilir. Tabi her seferinde yeniden başlamayı göze alabilirse eğer.
*
Zaman mevzubahis olduğunda geçmişe inanmıyorum. Yaşanan ve tükenen bir şeydir hayat. Geçmiş ne kadar uzun olursa olsun onu kıymetli kılan yalnızca son duygusu.
Bir sonumuz olduğunu düşündüğümüzde kuşaklar ya da yaşlar aklımıza gelir. Oysa sonsuzluk duygusunda herkes aynı yaştadır.
*
Şimdi her cümlemi yeniden okuyorum. Başka bir hayal, başka bir umut, başka bir acı tasarlıyorum. Kandırmaca!
Henüz kaybolmuş değildir tenimden Akdeniz’in tuzu. Issız köy yolları, beyaz badanalı evlerde uyunan yaşlı öğle uykuları, bisikletleriyle yanımdan gelip geçen cılız Rum çocukları. Her cümlemi geçmiş bir yazın hayaliyle yeniden okuyorum. Başka bir dünya tasarlıyorum. Beyhude!
Akşam karanlığında uzaklardan duyulan kilise çanları. Sabah sisinde çiğ damlaları yabani çiçekler üzerinde. Bulutların süratine hayret ettiğim tepelerde bıraktım çocukluğumu. Yeni bir dünya tasarlama arzumu, uzak patikaların iki yanında yükselen gür ağaçların kavuklarında buldum ben. Sığınacak, saklanacak bir yere dair o eski, o ilkel ve masalsı inançların imgeleriydi beni kendisine çeken.
*
İnsanlara duyulacak minnet duygusundan korkuyor ve ona -karşı- sebepler arıyorum. İnsanların kötü taraflarını görmenin yükünü sırtıma alıyorum ve yine de insanlara tarafsız bakmaya çalışıyorum.
Ne de olsa içine yaprak düşmemiş su yoktur!
*
Her şeyi var eden ve her şeyin özünde bulunan o kutsal döngüye hayranlık duyduğumuz zamanların yanılgısı zihnimizin bir köşesinde saklanmaktadır hala. Oysa bilmeliyiz ki mevzubahis şu döngü; kendi kendini ve istemsizce de olsa kendisine katılanları yalnızca çılgın ve isterik bir iştahla kendisinde öğütüp durmaktadır. Böylece yitip gidenlerin hatırası kalır geriye… Yani tüm bu olanların dehşeti ve her badireyi atlatmış olmanın beyhude gururu…
Oysa bu döngüde yitip gitmek için sıramız gelmemiştir henüz. Bütün sevinçlerimiz, başarılarımız, hüzünlerimiz, dibe çöküşlerimiz bu döngüde sıranın bize gelmesini beklerken yaşadıklarımızdır.
Hayat, upuzun bir sıranın bize gelmesini beklemektir yalnızca. Bu döngüde yitip gitmemiz başkalarını da bu sıranın varlığından haberdar etmez üstelik. Devran dönüyordur, hepsi bu.
*
Kendimizden soyunuyoruz. Çiçeklerin narin gövdelerinde çamurlar. Ağaçların yüksek dallarında can vermek için bekleyen kargalar. Camlarda buğulu parmak izleri. Nemli yastıklarda soğuk kış ürpertileri ve düştüğümüz şu dipsiz kuyunun içinde bulduğumuz kendimiz.
Kendimizi giyiniyoruz. Üşümemek ama yine de ölmek için.
*
Ölümler düşünüyorum. Gün ağarınca mum ışığıyla gölgelenmiş kirli duvarlara değiyor birinin son nefesi. Dışarıda dize kadar kar sessizliği. Bir horoz bölüyor onu, tam iki defa. Biraz sonra kar başlıyor yine. Tahta pencerelerin pervazlarından sızan ayaz ile ürperiyor ölünün başında bekleyen solgun yüzlü kadın.
Artık imgelere sığmıyordur ölüm. Gece yarısı gözkapaklarının ardında uyku kovalayan insanların karanlık manzarasında canlanacak bir sahnenin tüm dehşetine kavuşmuştur o.
Bizzat şahit olan için ise gerçekliğin ötesinde, tanımlanamaz bir ciddiyettir artık. Ele geçmez, aşılmaz ve aslında sadece bir tek ölen tarafından yaşanmaz ölüm. Ona şahit olanlar için vardır bir tek.
Ölen, ölümü yaşamaz asla.
*
Bulutsuz, güneşli bir gündü. Bilmem kaç uçağında, bilmem kaç saat uykusuz, yüce yüce dağların, her seferinde görünce iç çektiğim denizlerin ve o öfkeli şehirlerin üzerinden gidiyordum bilinmezliğe. Yakamı bırakmıyordu mücadele, yakamı bırakmıyordu bir radde daha sabır. Her şeyi öylece bırakıp, teslim oldum desem de içimde kıpırdanan yaşamak, kendi akıbetini düşünüyordu durmadan.
Gide gide vardım. Kendimi hiç olmadığım kadar ölgün, dünyayı hiç olmadığı kadar zalim hissediyordum. Sonrası uzun çok uzun bir uyku gibi. Uzayın boşluğuna üfürdüğüm aylar. Yıldızları topladığım avuçlarım paramparça, ruhumu rüyadan rüyaya taşıdım. Ta ki, insanların yüzüne bir kez daha tahammül edene kadar. Kalemi kağıda değdirdiğim anda, başımda sızılar, dilimde küfürler, kendimi bir kenara sıyırıp da, atamadım.
Bana bilmem hangi şehrin, hangi buhranından ya da bilmem hangi köşe başının gençliğe has dizginsiz macerasından söz açıyorlar şimdi. Oysa ben sakin, hatta soğukkanlı ancak ve ancak şeytana yakışan bir buhranın, kendisiyle muhasebesinde karşısındaki sebeplere gayet galip gelebileceği bir maceranın tutkunuyum. Bilinmezliğin tezahürü, her şeyin bilindiği, bilinebildiği bir anda intikamını böyle almaktadır.
Tıpkı dünyanın varlığının bilindiği zaman, o bilinmeyen, o gizli saklı inançlardan intikamını daima sürecek derin bir şüpheyle alması gibi.
*
İsyanımı affetsin diye,
Tanrı’ya dua ederdi annem,
Oysa benim gövdem,
Tan yeri ağarınca,
Gölgesinin değdiği her duvardan,
Kıyamet toplardı.
Bilmem neden lanetli,
Ayrıksı, ölgün ve kederli,
Başımı koyduğum yerde,
Kıskıvrak yakalardı beni,
Omuzlarımdan kovduğum melekler.
Günahım boynuma,
Her duvarda kendi gölgem,
İsyanımı affetsin diye,
Tanrı’ya dua ederdi annem.
Kokusuyla hayran, taze çiçeklerin,
Serkeş, tutkulu ve umursamaz,
Dudağımın kenarından bir küfür,
Savurarak tüm güzel şeylere,
Her sabah, rutubet kokulu sayfalara,
Yazılırken ibret olsun diye benim hikayem,
İsyanımı affetsin diye,
Tanrı’ya dua ederdi annem
Mart
Entelektüelliğin sahte ve narin kibrinin yanında, yalnızca çok bilen bir serseri olmak. İşte ben yalnızca buyum.
*
Kendimi yeniden ayağa kaldırmak için gecenin baldıran kokan harabelerinden topluyorum tuğlalarımı. Gün uzak tarlaların üzerine doğmak üzere. Biraz sonra ensemde bir ürperti ile sonsuzluğa benzeyen bir uykuya dalmak istiyorum. Yorgunum. Sanki mafsalalarım bir daha bir araya gelmemek üzere çözülmüş birbirinden. Hayatın kimyasını kalbimin içinde camdan bir tüple saklayan sebeplerden ne denli yoruldum, bilsen.
Benim ruh eczam böyle haraberlerde gizlenmiştir işte. Şafak vaktini kendimi öyle çetin tehlikelere atarak bekliyorum ki, bir budala da değilim üstelik. Yalnızca yaşamak gerekliliğinin üzerime biçtiği kanla kirlenmiş kaftan bu. (Kanla kirlenmiş evrak şiirini çokça okudum.)
Seni alıp kaçırsam, ikimiz de o derin hüznümüzle ve içimizden söküp atamadığımız o imkansızlık duygusuyla başbaşa yeni yeni yaşamlar tasarlasak. Kurak toprağın üzerine çıkmış yılan yavrularını ellerimle tuttuğum ve onları plastik bir şişeye koyup da oradaki kıvranışlarını izlediğim günlere benziyor bence yaşamak. Bu hissi anlıyorsun değil mi? Sana bunları, yalnızca bunları anlatsam bile yeter.
*
Artık bir çıkış yolu yoktur. Reklamlar, sinemalar, kitaplar, kahkahalar almış başını yürümüş, bizlere bir tek sızlayan başımızı avuçlarımızın arasına alıp düşünmek kalmıştır. Nerede tutkuyla düşlediğimiz, hatta onların uğruna yaşadığımız arzular? Gerçekleşmeden kalan her şeyi sığdıracak yeni bir gerçeklik hali yaratmaktan yorgunuz. Çareler, sebepler, bahaneler aramaktır şimdi tüm işimiz.
Her ne olursa olsun inandığımız tüm güzel şeyleri bir ucundan yakalamak için ne kadar yorulduğumuzu görmeli ve bizi bağışlamalı Tanrı.
Bizleri, ipin ucunu kaçırdığımız için kaldığımız bu kuyuların dibinde, renkli avuntular ve şehvetli kıvranışlarla içtiğimiz zehir gibi suların baş dönmesiyle yarattığımız gerçekliği uykularımızın en mahrem, en kutsal yerinden koparıp dünyaya sunduğumuz için de bağışlamalı Tanrı. Rüyaları gerçek kılmayı istemeyen tek bir kişi bile gelmemiştir ki yeryüzüne.
Masal diyarlarında, mütebessim yaşayan kahramanların yüreklerini paramparça ederek topladığımız cevheri, gökdelenlerin arasında şaşkın ve hayran dolaşırken alıverdiler cebimizden, ruhumuz duymadı.
İskenderiye’nin yanışını, Roma’nın yıkılışını, hatta ve hatta ilk şimşek gürültüsünde kalbi çarpan ve belki de olduğu yerde öylece ölüp giden atamızı düşünmek ve bu tarihi epeyce entelektüel bir haz alarak yeni baştan tasarlamanın hazzı ile Kaf dağının eteklerinde doğurduk günü defalarca.
Sayfa sayfa kitapların arasında sızlayan gözlerimizi aydınlıklarda yıkadık, müzeler açtık, her zaafımızın adına insanlık da dedik her seferinde. Oysa insanlık çoktan vitrinlerde teşhir edildi, cam fanusların içinde tozlanıyorlar ve koca koca etiketlerinde nostalji yazıyor. Biz hâlâ eski bir plak gibi cızırdayarak dönüyoruz olduğumuz yerde; iğne aynı çizikte takılı, aynı nakaratta kanıyor sesimiz. Düşlerimiz artık ikinci el; başkalarının rüyalarından arta kalan kumaş parçalarıyla yorganlar dikiyoruz kendimize, gece olunca üstümüze çekip ana rahmine dönmek istiyoruz.
Tanrı’nın bağışlaması kolaydı belki, asıl mesele bizim kendimizi bağışlayamamamızdı. Çünkü biliyorduk: ilk yangın bizimdi, ilk çığlık boğazımızda düğümlendi, ilk ihaneti önce kendimize yaptık. Şimdi sokak lambalarının altında cümleler savuruyoruz havaya, uzanıp gidiyor onlar.Yine de, bir yerlerde, belki tam şu anda, bir çocuk eski bir kitabın son sayfasına tüm kelimelerden vazgeçmiş bir halde kocaman bir soru işareti çiziyor.
*
Dışarda çelik gibi bir hava, paltomun omuzlarındaki, sonra saçlarım ve sakallarımdaki kar taneleri, hangi gecenin göğünden düşmüş bir yıldız gibiydi? Daima sonsuz gelen bir gecede yaşıyorduk biz, ikimiz de cevabını bilemezdik bunun. Gecemiz bâkiydi. Gözlerin uzak dağ başları, yangın yerleri ya da mezarlıklar kadar buğuluydu. Yüzüme baktın. Ellerime baktın. Saçlarıma baktın. Bilmem bende ne gördün, yoksa bir iz mi aradın? Sormadım.
Çaresizliği şimdi anlıyor gibiydim.
*
Annem, içimde uzun uzun seyrettiğim uçsuz bir hüzün manzarasıdır.
*
Ich ruf zu dir, Herr Jesu Christ, BWV 639
Deniz karanlık bir kuyu gibi geceyi içerken, bulutların mor kanatları arasından görünen gökyüzünün bilinmezliğine öykünmek istiyorum. İşte orada, orada tüm yargımız, sefaletimiz ve çilemiz.
Bizler gecenin ortasında sabahı çağıran ve yalnızca loş ışıklarda yıkanan gözlerimizi daima en güzel şeyleri görmeye adamış mahluklarız.
*
Medeniyete inanmak ile büsbütün her şeyi boşvermenin arasında salınıp duruyorum. Oysa ilk seçenekte her şey güzel hatta hiç olmadığı kadar olumlu. Bir kahvecide saatleri geçirirken geleni geçeni izlemek ve bir yandan eğer canınız isterse doksanlı yılların aranjman harikalarına kulak vermek. Bol gitar sololu, ritmi yüksek bir rock parçasında tüm insanlığı düşünmek.
İkinci seçenekte ise her şey karanlık. Henüz akşam olmadan uykuya dalmak, geceye doğru uyanmak. Küflü sabahlarda fincan fincan kahve içmek ve daima büyük bir inançla gelmesi aslında pek de bir şey değiştirmeyecek olan yaz mevsimini beklemek.


